İçeriğe atla

Falih Rıfkı Atay

Vikisöz, özgür söz dizini
Falih Rıfkı Atay
Doğum tarihi 1893 veya 1894
Doğum yeri İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu
Ölüm tarihi 20 Mart 1971
Ölüm yeri İstanbul, Türkiye
Vikipedi maddesi
Vikiveri öğesi

Falih Rıfkı Atay, Türk gazeteci, yazar ve milletvekili. Osmanlı'nın son yılları ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki tanıklıklarıyla tanınmıştır.

Sözleri

[değiştir]
  • Her zaman bir aşiretten cihangirane bir devlet çıkaramayız ya. Ama ilhamımıza sınır yoktur: Bu defa da banka soyguncusu hayduttan bir kahraman çıkardık. Solların dilinde, eski Çakırcalı gibi destan kahramanı olmuştur. Ama Çakırcalı sonunda bacaklarından baş aşağı asılmıştır. Kanlı eşkıyaların el üstünde tutulduğunu da görecekmişiz! Yazık üniversiteler için harcadığımız on milyonlarca liraya! Eşkıya yetiştirmek için üniversite kurmaya ne lüzum var? Onları dağ da yetiştirir![1]
Deniz Gezmiş hakkında
  • Atatürk’ün şapkasından Erbakan’ın takunyasına gelinceye kadar kırk dört yıl geçti. Atatürk’ün amacı bir başlık değiştirmek değildi. Kafanın içinde bir şey değiştirmekti. Türk kafasını kara inançlardan kurtarmaktı. Erbakan’ın kafası ayaklarındadır.[2]
Necmettin Erbakan hakkında
  • En iyisi çalışmak, unutabilecek kadar çalışabilmek... Bedbahtlar ölümü düşünmeye vakit bulanlardır. Ömrü kısaltan en büyük hastalık; hayatta vazifesiz kalmak, yaşamayı bitirmiş olduğu hissi içinde kendi üstüne çökmek değil midir?[3]
  • Bir çocuk cenazesi gören yaşlıların ve bir yaşlı cenazesi gören çocukların acınmalarında ne sinsi bir teselli vardır. İnsanı asıl yaşıtlarının ölümü düşündürür. Fakat bir gece rüyamda gördüm, ölmüşüm, tabutumdan kalkıp arkamdan kimlerin gelip gelmediklerine bakıyorum. O rüyadan bilirim ki insan, en çok kendi ölümüne acıyor.[3]
  • Bir padişah ki budalaca kuruntu yüzünden, yirminci yüzyılda, İstanbul'a elektrik sokmaz. Telefon getirtmez. Askere manevra fişeği ile de ateş talimi yaptırmaz. Donanmayı, eğer denize açılırsa toplarını Yıldız'a çevirip vurabilir diye ön köprü ile bağlı Haliç'te çürütür. Bir padişah ki okullarda edebiyat dersi okutmaz. Kuru övme dışında tarih dersi verdirmez. Aşk şiirini, romanını bile yasak eder. Kendi adıdır diye bir sabah uyanıp bütün kısa "a"lı Hamidleri uzun "a"lı Hâmid'e ve veliahtının adıdır diye bütün Reşad adlarını Neşet'e değiştirtir. Otuz üç yıl böyle bir padişahın hükmü altında çöküp giden bu memlekette 1965'te onu "Ulu Hakan" diye ananları deneme tavşanı gibi kullanılmak üzere akıl hastanesine yollamaz da ne yaparsınız?[4]
II. Abdülhamid hakkında
  • Kıratça Napolyon'un alnındaki bir tutam kâküle bile değmeyen bu şımarık, gerçi 13 sene cihangirlik oyunu oynadı. Hem de çocuklar gibi boyalı tenekelerle değil, Sezarlar gibi dipdiri insanlar ve sahici silahlarla oynadı. Seferberlikler onun seçtiği sahnelere sürü sürü Türk taşıdı. Boyalı aktör senelerce iskelet çiğneyerek, mahmuzu ile ölülerin etlerini yırtarak ve çamurlu çizmelerini yüz binlerce köylünün al kanında yıkayarak koca Osmanlı coğrafyasının o ucundan bu ucuna koştu. Osmanlı saltanatının yirmi otuz milyonluk halkı bu kızıl oyunun karşısında zincire vurulmuş bir seyirci hâlinde idi. Gözleri kupkuru, bomboş bakıyordu ve şüphesiz için için diyordu ki:
— Allah'ım, biliyorum ki bu canavarı doğuran benim![5]
Enver Paşa hakkında
  • Sonra nasıl tarih okumuş bu? Osmanlı padişahlığı devri yalancı şahitli, rüşvetçi kadı mahkemeleri ile dolup taşardı. Her mahkemenin kapısı karşısında bir yalancı şahit kahvesi vardı. O devrin şeyhülislamları ve müftüleri değil midir ki İngilizlere kulluk ederek Anadolu'da vatanı kurtarmak için savaşan cihatçıları fetva ile "tekfir" etmişlerdir. Nasıl cumhuriyet memurudur bu ki cumhuriyete karşı padişahlık devrini ileri sürer? Nasıl cumhuriyet memurudur bu ki Anayasa korurluğu altındaki Medeni Kanun'un erkekle eşit kıldığı, açtığı ve her mesleğe serbest bıraktığı Türk kadınına hakaret eder? Nasıl din adamıdır bu ki dini, en kötü politikacılık yolunda "kirletmeye" cesaret eder?[6]
Dönemin Konya Müftüsü hakkında
  • Bırakınız, son damlasına kadar, göz yaşlarınızı onun yasında tüketiniz; Atatürk'ün ölümünü görmüş olanlar, bir daha kime ağlayacaksınız?[7]
  • En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır.[7]
  • Atatürk'ün en büyük gururu, Türk milletinin evladı olmaktı.[8]
  • Batı Batı'dır, Doğu ise Doğu... Ne uğursuz günde söylemiş bu sözü söyleyen. Sarıklı, şalvarlı ne isek fesli, redingotlu veya silindirli, fraklı yine oyuz.[9]
  • Tesalyalı bir Rum niçin Uşak'ın bağlarını yaktı? Giritli bir haydut niçin Uşak kadınlarını ateşe attı? Atina barlarında caka eden pudralı zabit ne hakla Uşak köylülerinin halılarını götürdü ve Atina orospularının ayağı altına serdi?[10]
  • Anadolu'da bir tek milletin evlatları oturmaktadırlar. Kan birdir, ihtiyaç birdir, dava birdir, tarih birdir. Bu som birliğin herhangi bir köşesinde en küçük bir aksa ve gedik bırakmak cumhuriyet için affedilmez bir suç olur.[11]
  • Kadın, hanımlığa çıkınca ve toplantılara karışınca cemiyet de yavaş yavaş eski katılığını ve kabalığını kaybetti. Nezaket denen şey, kadının hanımlaşması ile beraber doğdu.[12]
  • 26 Aralık'ta doğmuşum. Takvim, 25 Aralık için uzun gecelerin sonu der. Keşke öyle olsaydı... Ben şu hayli uzun ömrümde güneşe doyamadım. En parlağı, Atatürk kadar sürdü.[13]

Eserleri

[değiştir]
Falih Rıfkı Atay'ın kitabına ismini verdiği Zeytindağı Tepesi.
  • Gözyaşının hiçbir faydası olmadığını anlamak için Yahudilerin Kudüs'te yüzlerce yıldan beri her cumartesi günü başlarını dayayıp ağladıkları taşı ziyaret ediniz: Yüzlerce yıllık gözyaşı, bu ağlama duvarını bir santim aşındırmamıştır.
  • Zeytindağı'nda tarihin hakkını tarihe, Cemal Paşa'nın hakkını Cemal Paşa'ya verdim. Eserimde Cemal Paşa'nın, sırası geldikçe, büyüyüp parladığı görülür. Zaten doğrusunu isterseniz Meşrutiyet şahsiyetlerinde eser yazılmak değeri görenlerden değilim: Fakat Meşrutiyetin kendisini anlatmak lazımdır. Zeytindağı'nı bu maksatla yazdım. Cemal Paşa'dan çok bahsedişim, başka türlü yazmaya imkân olmamaktandır.
  • Ziya Gökalp parti için itikatlaştırmak istediği esas fikirleri on emre benzer bir şiir kitabında toplamıştı. Rahmetli bu kitabında Allah'tan, Peygamber'den, Talat'tan ve Enver'den bahseder ve partinin yalnız bu iki şahsiyetini putlaştırır. Ona göre Cemal Paşa da fertçi idi.
  • Bir Türk Kudüs'ü yoktu. Bir Arap Kudüs'ü var mıydı? Hayır. Ne Katolik ne Ortodoks ne de Yahudi Kudüs'ü! Kudüs; haçlı alemli, Davud mühürlü sancaklar arasında göze görünmez orduların sessizce alıp verdikleri bir yer. Bu defa o şehrin bu yakasında Süleyman'ın olduğu kadar Yahudi olan Kudüs'ü görüyorum.
  • Bana göre bizim gençliğin aradığı hürriyetleri; kadın, tefekkür ve hayat hürriyetini ancak Cemal Paşa'dan ve eğer varsa onun kafasında olanlardan beklemek gerekti. Enver’le Müslüman Orta Çağ'ı bütün yeşilliği ile devam edecekti.
  • Arap cembiyeleriyle bağırsakları deşilerek etleri çöl güneşinden kavrulmuş olanlar! Sizler, ey Sarıkamış'ın buz dağı üstünde donmuş olanların kardeşleri, siz hep, pomadlı bir yüz derisinin kapladığı boş bir kafanın içindeki bomboş bir hayalin kurbanları değil misiniz?
(Enver Paşa hakkında)
  • İki hikâye işittim. Masal olmadığı için nakledeyim:
Cemal Paşa artık ordu kumandanı değildir, mütareke yakındır. Artık harbe niçin girdiğimiz münakaşa edilebilir, büyük adamların küçük adamları adam yerine saymak ve onlarla görüşmek sırası gelmiştir. Arkadaşım Y. K. (Yakup Kadri), bahriye çatanası içinde Büyükada'ya giderken sordu:
— Paşa'm söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?
Ve üç dört sene içinde bunalttığı bir nefesi boşaltmış gibi ohlayarak bekledi. İşte cevap:
— Aylık vermek için!
Ve ilave etti:
— Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli ya öbür tarafla birleşmeli idik.
Kırtasiye ve maaş imparatorluğunun tarihi işte böyle biter.
Bu fıkranın belki büyük bir kıymeti olmayacaktı, eğer sonraları şu hikâyeyi işitmeseydim:
Sakarya'ya yaklaşıyoruz. Bir millet olarak kalmak için harbetmek ve muzaffer olmak lazımdır. Tam o zaman da maliye durmuştur. İlim, ihtisas ve tecrübe Mustafa Kemal'e hükmünü söylüyor:
— Hazinede para kalmamıştır, bulmak ihtimali de yoktur.
İlim, ihtisas, tecrübe... Büyük kelimeler, büyük ve korkunç! Verdiği karar da şu: Türk milleti istiklalini ödeyemez!
Aylık vermek için harbi bırakmak lazımdı.
Mustafa Kemal'in kararı bu değildi, vatan ve istiklal idi. Ve en iyi kanunu arayıp buldu: "Milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan müdafaası için verecektir."
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan; hepsini böyle ödedik.
İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.
Zeytindağı
Mustafa Kemal, Büyük Harb'e girmek aleyhinde idi: Kafa ve sanat adamı olduğu için!
Mustafa Kemal, Kurtuluş Harbi'ni bırakmak fikrinde asla bulunmadı: Vatan adamı olduğu için!
İşte size bütün kitabın özü: İlim ve vatan adamı olunuz.
  • Mustafa Kemal Yunanlarla boğuşurken Birinci Büyük Millet Meclisinin maarif vekili Anadolu'da 400'e yakın medrese açtı. Resim dersini yasak etti. Birinci Büyük Millet Meclisi, Şef'in dışındaki ekseriyet havasına bakılırsa bir ümmet meclisi idi: Müslümanlığı Türklüğünden üstündü. Eğer ihtilal şefi bir Şarklı olsaydı Türkiye zaferden sonra yeşil sarıklı bir Asya devleti olacaktı ve şüphesiz gene batacaktı.
  • Anadolu'dan Mustafa Kemal'in sesi geldiği zaman, o zaman, kalbim doğrulup kalktı. Kuru dala yeniden öz su yürüdü, tomurcuk kurusu üzerinde kırmızı gül açtı. Akşam'ın üçüncü sayfasının başsütununu siper gibi kazıp içine yerleştim. Hainlik, tehlike, ıstırap, korku; orada göğüs göğüse bir kavganın bütün acılarını tattım. Yalnız bir acı nedir bilmem: Ümitsizlik duymadım. Günün fıkraları onlardır. Sonra ne geliyor? Zafer ve sevinç... 1917'de ihtiyardım, 1922'de ilk gençliğe kavuştum.
  • Sizin küçük saadetinizi kıskanmadan benimseyen hangi dostunuz var? Sizin bir küçük şerefinizi, ananız bile hiç olmazsa kendi için bir nümayiş yapmaksızın sevebilir mi?
  • Türkiye'de demokrasi, hoca ve mürteci saltanatı demektir.
  • Bir Osmanlı prensini ilk defa 1910 sularında Fenerbahçe yolunda görmüştüm. Açık körüklü, tekerleği yaldızlı, mavi atlas döşemeli bir fayton içinde; kostümü hemen hemen sarı, kozmetikli bıyıklarının iki ucu dimdik, genççe bir kadın görünce yarı beline kadar dışarı doğru sarkan, arabacısının yanında harem ağası ve peşinde uzun fesli hafiyeleri ile salnamelerde sadece isimlerini okuduğumuz şehzadelerden biri idi. Osmanlı tarihinde kurucu ve savaşçı padişahların destana benzer hikâyelerini ezberliyorduk. Bir Osmanoğlu'nun bu ilk görünüşünü bir türlü hayalime yedirememiştim. Yaşım hayli küçük olmakla beraber, onda bir piyasa züppesinin gülünçlüğünü sezindim. Çirkin dahi övünülecek hatta sevilecek bir şey verir. Gülünç yalnız düşürür.
  • İki buçuk asırdan beri varlığı tehlikeye giren Türklüğün henüz tam kurtuluşa erdiğine inananlardan değilim. İleri Batı dünyası toplulukları içinde zekâmızın, kabiliyetlerimizin, irade ve cesaretimizin bize hak kazandırdığı şerefli yerimizi alıncaya kadar savaşımız en başta bir medeniyetçilik savaşı olmak kaderindedir.
  • Cumhuriyet devrinin ikinci kusuru, müspet bilgiye dayanan ilk eğitim terbiyesini kasaba ve köye sokmakta geç kalması ve binlerce köye de hiç sokamamış olmasıdır. Japonlar eciş bücüş yazılarıyla dahi ilk eğitim görenler nispetini İsveç'ten sonra Garp dünyasında rekor derecesine çıkarmışlardır.
  • Yunan ordusu bir adım daha ilerlediği, Anadolu'nun bir yerinde daha isyan çıktığı vakit Türkçe çıkan gazetelerin çoğu sevinçle:
— Hani kahramanlarınız? Hani Mustafa Kemal'iniz?
Acı acı şöyle demişim: "Kuvayımilliye hiçbir işe yaramasa bile namuslu bir adamın yastığı dibinde duran tabancadır. Hiç olmazsa intihar etmeye yarar!"
(Millî Mücadele yılları)
  • Bizden öncekiler Osmanlı veya Müslümandırlar. Türklüğü kimse üstüne kondurmaz. Frenklerin ve onlara uyan Osmanlı alafrangalarının edebiyatı hepimizin ruhunda onulmaz bir aşağılık duygusu yaratmıştır. Yavaş yavaş kendimizi bulmak istiyorduk. Edebiyat-ı cedide romancılarından birinin hikâyesinde "Türk" kelimesini görünce âdeta sevinirdik. Bir Osmanlı efendisinin yazısında ırkımızın adı geçmesinden şeref duyardık. Bu aşağılık duygusu Mustafa Kemal'in tarih ve dil üzerine çalıştığı günlere kadar sürdü.
  • Eğer Atatürk milletinin ve ordularının başında Anadolu savaşlarını kazanmasaydı bu dünyada vatansız ve hürriyetsiz kalırdınız. Asıl öksüzlük budur. Onun için kitaba "Babanız Atatürk" adını koydum. Hayatınızı ana babanıza; hür, şanlı ve şerefli Türklüğünüzü Atatürk'e borçlusunuz.
  • 30 Ağustos 1922 sabahı. Başkomutan Mustafa Kemal, ölmüş olanların cesetleri önünde:
— Bu acıklı manzara bütün insanlık için utandırıcıdır. Ama meşru vatan savunmasının tabii neticesi. Fakat Türkler başka milletlerin vatanlarında aynı şeyi yapmayacaklar, demişti. Sonra yerde yatan bir Yunan bayrağının kaldırılmasını emretti:
— Bayrak bir milletin hürriyet sembolüdür. Düşmanın da olsa ona saygı göstermek lazımdır.
  • Padişah ki aynı zamanda halifedir. Mustafa Kemal'in arkasından giden Müslüman değildir, diye hocalara fetva çıkartmıştır. Harp divanı Mustafa Kemal'i ve arkadaşlarını idama mahkûm etmiştir.
Türk çocukları Sèvres Antlaşması ile ne olacağımızı ve Lausanne Antlaşması ile ne olduğumuzu iyice bilmelidirler.
  • Türk çocukları Sèvres Antlaşması ile ne olacağımızı ve Lausanne Antlaşması ile ne olduğumuzu iyice bilmelidirler.
  • Akıl hürdür, dilediği gibi düşünür, serbestçe arar ve bulur.
  • Takılma, sevimli kılar. Bunu yalnız somurtkan Şark ve çatık kaşlı diktatörler anlamaz. Rusya'da mizah ve karikatür yoktur. Hitler'in ne kendisi ne de Almanya'sı gülmüştür.
  • Alafrangaya göre Türk değil, Osmanlı idik. Alaturkaya göre Türk değil, Müslümandık. Biz kendimize ilk defa Türk diyen, soyumuzun da Müslümanlığımızın da varlığını ve şerefini ancak Türk milliyetçiliği ve Batı medeniyetçiliğinde gören bir avuç delikanlı idik.
  • (Atatürk anlatıyor:) Çok iyi anladığım; veliahtlığında, padişahlığında bütün his ve fikirlerini, temayüllerini, sahtekârlıklarını tanıdığım adamdan nasıl yüksek ve asil bir hareket bekleyebilirdim? "Memleketi kurtarmak lazımdır, istersem bunu yapabilirmişim." Kısaca hemen hükmümü verdim. Vahdettin demek istiyordu ki: Hiçbir kuvvetimiz yoktur. Tek dayanağımız İstanbul'a hâkim olanların siyasetine uymaktır. Benim memuriyetim, onların şikâyet ettikleri meseleleri hâlletmektir. Eğer onları memnun edebilirsem, memleketi ve halkı bu siyasetin doğru olduğuna inandırabilirsem ve bu siyasete karşı gelen Türkleri yatıştırırsam Vahdettin'in arzularını yerine getirmiş olacaktım.
  • (Atatürk anlatıyor:) Vahdettin kabinelerinde benim için iki zıt fikir olduğunu yukarıda söylemiştim: Biri, beni lehlerinde kazanmak isteyenler; diğeri, hiçbir suretle güvenilmemem gerektiğini iddia edenler! Aylarca münakaşalardan sonra hangi fikir hak kazanmış, bilir misiniz? "Mustafa Kemal'e güvenilemez! Mustafa Kemal, İstanbul'da birtakım olumsuz telkinler, belki hazırlıklar yapıyor. Bu adamı İstanbul'dan uzaklaştırmak lazımdır. Mustafa Kemal'i Anadolu dağlarına atmalı ve orada çürütmeli!" Nihayet bu karar üzerinde mutabık kalmışlar. Bunu işiten yakın arkadaşlarım beni tebrik ettiler.
  • (Atatürk anlatıyor:) Zavallı Talât Paşa! Kendisinin bir çapkın Ermeni kurşunuyla Berlin sokaklarında yere serildiğini işittiğim zaman ne kadar üzülmüştüm.
  • O gün yandık. Günlerce, haftalarca, üstümüze memleket yıkılmış gibi, bir can bunaltısı içinde kıvrandık. Atatürk, şimdi bu satırlar üzerinde yaş döken gözlerim kapanıncaya kadar, senin hatıralarını bekleyen nöbetçi neferin olmak şerefini ömrümün son vazifesi sayacağıma emin ol! Senden önce ölmek ne bahtiyarlıkmış.
  • Biz tuhaf insanlarız. Birinci Dünya Harbi'ne girmemiş olsak ne olurduk, onu muhakeme ediyoruz. Çünkü girdiğimiz için batmış olduğumuzu biliyoruz. Fakat İkinci Dünya Harbi'ne girmemiş olmanın bahtiyarlığını ölçemiyoruz. Çünkü girip de batmamışız.
Ömürlerini yeniden yaşamak isteyenler çoktur. Bizim kuşaktan ömürlerini tekrarlamaya cesaret edenler bulunabileceğini pek sanmıyorum.
Batış Yılları
  • Ömürlerini yeniden yaşamak isteyenler çoktur. Bizim kuşaktan ömürlerini tekrarlamaya cesaret edenler bulunabileceğini pek sanmıyorum.
  • Kapitülasyonları henüz bilmezdik. Fakat Osmanlı polisinin ve hafiyelerinin ne Pera Palas ne de Anadolu Demiryolları İdaresi kapısından içeriye giremeyeceğini bilirdik.
  • Ahirette bizim cennete, onların cehenneme gideceklerini ilmihal hocalarından öğreniyorduk ama neden bütün dünya nimetleri hep Müslüman olmayanlarda idi?
  • Başbakan kadınlarımıza da erkeklerle savaşmalarını tavsiye etti. Eğer Atatürk'ün onlara verdiği hakları onlar bu türlü savaşma ile almaya kalksalardı şimdi henüz vapurların perdeli harem tarafında oturuyorlardı.
  • Hayat Müslüman semtlerinde göze çarpıcı bir yavaşlık gösterir. Buluşmalar şu veya bu saatte değil, "ikindi sularında..." gibi ölçülere bağlanmıştır. Ben "dakika" denen bir zaman ölçüsü olduğunu 1906 veya 1907'de Yakacık'ta iken Hügnen'in trenlerine yetişmek için koşarken öğrendim.
  • Ama İslamcılık da yalnız biz Türklerde idi. Filistin ve Irak cephelerinde ordumuza Hint Müslüman askerleri saldırıyordu. Peygamberin torunları İngilizlerle birleşerek Hicaz'da isyan etmişlerdi. Lavrens'in emri altında Medine'ye hücum eden Emir Faysal'a karşı dedesi Muhammed'in kabrini biz Türkler savunuyorduk.
  • 31 Mart'tan kalma bir hatıram, çavuşlar ve neferler meclisi bastıkları zaman sadece bir ittihatçı Yahudi milletvekilinin, Nisim Mazilyah'ın protesto etmek cesaretini göstermiş olmasıdır.
  • Ben bir gazeteye "Hindular ineklerini ahıra sokmadıkça ve Müslümanlar kadınlarını çuvaldan çıkarmadıkça gerçek hürriyete kavuşamazsınız." dediğimde gençler trene kadar arkamdan gelmişler, "Bize bir Çanakkale Beyannamesi bıraktınız." diye teşekkür etmişlerdi.
  • Halkevleri neydi? Birer kültür kulübü!
  • Bütün kârlı gelir kaynaklarımız Düyûn-ı Umûmiye İdaresinin elinde idi. Dolmabahçe, Çırağan, Beylerbeyi ve bunlara benzer saraylara harcanan milyonlarca altın borcu ve yığılmış faizlerini, Rusya'ya yenilmek yüzünden vermeye mahkûm olduğumuz galiba doksan milyon altını ve faizlerini ödemek zorunda idik.
  • 1908'den önceki rüştiye ve idadiye okullarından Osmanlı tarihini ilmihal gibi okurduk. Nerede ise padişahlarla peygamberleri birbirine karıştıracaktık. Hükümdarlardan hiçbirinin suçu ve günahı yoktu.
  • Devrimciler devrinden sonra özürcüler devri... Bu milletin talihi bu. Tahterevalli. Bir yukarı ve arkasından hemen bir aşağı!
  • Geri ile yarışa çıkılmaz; halifeliğe, padişahlığa kadar yolu var.
  • Köy Enstitüsü öğretmeni yerinde Menderes medreselisi ile karşılaşınca ne hüküm verir bizim hakkımızda?
  • Demokrasi Atatürk'ün idealiydi. Vicdan ve tefekkür hürriyeti olmayan yerde demokrasi kurulamaz, kurulsa da tutunamaz.
  • Atatürkçüler yalnız Türkiye'yi gerilikten değil, Müslümanlığı da yobazlığın elinden kurtarmak durumunda.
  • Bir de şeriat bahanesi demokrasi bahanesi ile değişti. Eskiden şeriata aykırı ne varsa istemezükçülere göre şimdi demokrasiye aykırı!
  • Demokrasinin ne gibi hürriyetler rejimi demek olduğunu Heriot bilir: O çeşit hürriyetler rejimine kavuşabilmek için vicdan ve tefekkürün bütün zincirlerini kırıp atmak lazımdır.
  • Bir defa vatanın yarısını kaybettik. Bir defa bütününü kaybettik. Battık. Gökten Atatürk indi ve öyle bir kaos içinden çıktık. Onun ölümünden yirmi beş yıl sonra, otuz beş bin yobaz okulunda Türk çocuklarını koca imparatorluğu batıran zihniyetle yetiştiriyoruz. Bir milletin aklını başına toplaması için Tanrı onu daha nasıl imtihandan geçirebilir?
  • Hemen Tanrı bu yurdu bereli, sakallı sağ ile Demirperde arkası slogancısı soldan korusun!
  • "Zira ki ziyan ortada bilmem ne kazandık?" Sakın bu soruyu politika ödenekçileri ile resmî araba ve konaklara kurulmuş olanlara sormaya kalkışmayın: "Kör müsün?" deyiverirler.
  • Atatürk şu Türkiye kelimesi başından "zavallı" sözünü kaldırdı idi. Ondan sonraki tek marifetimiz; o kaldırılmış, unutulmuş sıfatı da medrese gibi, tekke gibi, şeriat ilk eğitimi ve nikâhı gibi yerine koymak olmuştur.
  • Liselerde okuyan sivil gençlik ve Harp Okulu öğretimi gören subay; Batı'yı da Doğu'yu da gören ve görecek, sosyal adaletçilikle komünistliğin farkını anlayan ve anlayacak, Batı'daki sosyal adalet cennetleri ile Doğu'daki komünist cehennemleri arasında seçmeli kalınca hangisine kavuşmak için çalışılması doğru olduğuna karar veren ve verecek kültürdedir. Öyle bir kargaşa gününde büyük şehir çevrelerindeki gecekondu yüz binlerinin yağma akınlarına pek bel bağlayan Türk komünistlerinin, karşılarında nasıl çetin ve düzenci bir dayatış cephesi bulacaklarına da şüphe etmiyoruz.
  • Türkiye'de Amerika ve NATO aleyhtarlığı tamamıyla, yüzde yüz kızıl enternasyonal tertibi ile onun yeraltı "kışkırtma ve propaganda" mekanizmasını ustaca işletmesi ile olmuştur. Türkiye'de Batı'ya karşı davranış Çinlidir, Rus'tur, Türk değildir.
  • Ne çare ki vatanın kaderi vatanseverlerin değil, kendilerinden başkasını sevmeyen politikacıların elinde!
  • Türkiye'de tek yabancı ajanlığı yapan, çoktan beri binbir vesikası ile bilindiği üzere aşırı solculuktur.
  • Maskeliler Atatürk'ün düşmanıdırlar ama şimdi bunu açığa vuramazlar. Sokaklardan kan selleri akıp diledikleri kızıl iktidar kurulursa sollar Atatürk için ne düşünmektedirler, o zaman anlarsınız.
  • Böyle giderse bu memleketi, Yunanlardan kurtarır gibi, politikacılardan kurtarma davası alıp yürüyecek. En çok tutulan fikir akımı da o olacak!
  • Solcuya gelince, ilk belirtisi yalan söylemektir. Öyle sanıyorum ki Batı'nın bütün yalancıları yüz yıldan beri bizim solun bir yıllık yalanının yarısını uyduramamışlardır.
Profesörü yalancı, doçenti yalancı, gazetecisi ve dergicisi toptan ve perakende yalancı! Solların Moskova ve Pekin'deki tanrıları; "yalan"ı, "iftira"yı, sövme ve yermeyi kendilerinden olmayanlara karşı günah olmaktan çıkarmışlardır.
  • ... bir vesika üzerine "Partim..." sözünü yazınca rahmetli Recep Peker:
— Paşam niçin Cumhuriyet Halk Partisi yazmıyorsunuz? diye sormuştu. Atatürk:
— Ne bileyim sonuna kadar Cumhuriyet Halk Partisinin benim partim olarak kalacağını? demişti.
Ne kadar da ilerisini görücü imiş.
  • Ben 1932'de Antep'te bir ramazan günü Türk hanımları ile öğle yemeği yemiştim. Yan bakan olmamıştı. Bu ramazan ilacımı alabilmek için Bursa yolundaki bir kasabada bir bardak su bulamadım. Turistler, Müslüman bile değilken, hepsi aç kalmışlardı. Anayasanın 19. maddesi her gün ayaklar altındadır.
  • Anayasaya ve Medeni Kanun'a göre kadın ve erkek eşittir. Bir kadın nasıl iki koca alamazsa bir erkek de iki kadın alamaz.
  • Laisizmin manasını iyi anlayalım: Dumlupınar Zaferi vatan bütünlüğünü kurtarmıştır. Millet bütünlüğünü kurtaran, eğitim birliği ve laiklik devrimleridir.
Atatürk devrimlerinin iki temel taşı, laisizm ve eğitim birliğidir.
Atatürkçülük Nedir?
  • Atatürk devrimlerinin iki temel taşı, laisizm ve eğitim birliğidir. Millet bütün dünya işlerinde ne şeriat ne de herhangi bir ideolojinin baskısı altında olmayarak yalnız günün şartları içinde kendisi için en yararlıyı düşünerek karar verir: Öz Atatürkçülük budur.
Ne Tanzimat ne Birinci ne de İkinci Meşrutiyet; Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmanın yolu din ve dünya işlerini ayırmak, Arap medresesi yerine Batı üniversitesi kurmak, akıl hürriyetini sağlamak olduğu üstünde durup onun şartlarını hazırlamamıştır.
  • Ne Tanzimat ne Birinci ne de İkinci Meşrutiyet; Osmanlı İmparatorluğu'nu kurtarmanın yolu din ve dünya işlerini ayırmak, Arap medresesi yerine Batı üniversitesi kurmak, akıl hürriyetini sağlamak olduğu üstünde durup onun şartlarını hazırlamamıştır.
  • Din ile şeriatı bugün bile birbirine karıştıran üniversite diplomalı kimseler var. Tanrı'ya inanırsınız. Ona karşı güvenlerinizi yerine getirirsiniz. Din burada biter, ötesi şeriattır. Şeriatçılık demek, Müslüman toplumlarını yedinci yüzyıl Hicaz aşiretleri şartlarına doğru geri sürüklemek demektir.
  • Bence hiç olmazsa Cevdet Tarihi ile Vakanüvis Lütfi'yi okumamak aydın takımı için büyük bir eksikliktir. Geçmiş denen bir şey vardır ya, onun yüzyıllardan beri geçmeyen bir yanı da var ki ikide bir karşılaşmaktan veya geri tepmesinden bir türlü tam kurtuluşa eremiyoruz.
  • 18. yüzyılın sonlarında medreseye müspet ilimleri sokmayı bırakınız, "Talim gâvur işidir." diye Nizam-ı Cedit ordusunun ortadan kaldırıldığını görüyoruz ki kışkırtma elebaşlarından biri Şeyhülislam Ataullah Efendi idi.
  • Birinci Dünya Savaşı'nda ordumuz için "Muzaffer olmasın ya Rab!" redifli bir gazel yazan hoca İstanbul'a dönmüş, halifenin şeyhülislamı olmuştu. Bir sarıklı hoca, Sait Molla, İngiliz karargâh kapılarında jurnal verme nöbeti bekliyordu. Medrese, Mustafa Kemal'in ve onunla çarpışanların "katli vacip" olduğuna fetva vermişti.
  • Bütün Müslümanlık dünyasının gerileme ve çökme sebebi "gâvur" değil, "softa"dır.
  • Yalnız akıl hürriyetini sınırlayıcı, eğitim ve hukuk birliği ile laisizmi sarsıcı her şey Atatürkçülüğe hıyanet etmektir.
  • Bir türlü şu irticayı rahmetli diye anamadık gitti. İnşallah milletçe ve devletçe rahmet-i rahmana kavuşmadan son "hüvelbakiyi onun kitabe-i seng-i mezarı" üstünde görür ve altına yaldızlı yaldızlı, "Ne kendi eyledi rahat ne halka huzur - Yıkıldı gitti cihandan, dayansın ehl-i kubûr" beytini kazdırırız.
  • İmkân var mıydı, Atatürk'e bağlı olmak fakat şapkaya, peçesizliğe gâvurluk demek; Atatürk'e tapmak fakat padişahlığı, halifeliği özlemek? CHP'de bile Atatürkçü medrese ve tekkeciler çıktı.
  • Bizim ordumuz ihtilalleri millî kurtuluş için yapmıştır. Hiçbir zaman iktidarı ele almak ve iktidarda kalmak için yapmamıştır. Bu arka niyette olanları da yola getirmiştir.
  • Führer yerine midir Başbuğ?
(Alparslan Türkeş hakkında)
  • Bir Türk'e Türklüğün aşkı, bir Osmanlı'ya Araplık sevdasından daha az bağışlanmamalıdır.
  • Bir Türk, Türklüğüne inanabilmek için en başta Türkçesine inanabilmelidir.
  • Eğer ezan ve ibadet birlikte Türkçeleşseydi Arap'tan büsbütün kurtulmuş olacaktık.
  • NOT — Bana Ankara'dan mektup yollayan okuruma:
1 — Ayasofya doğrudan doğruya Atatürk'ün emri üzerine müzeye çevrilmiştir.
2 — Müzeye çevrilişin Türkiye-Yunanistan ilişkileri ile hiçbir ilgisi yoktur. Atatürk, Batı medeniyet toplumları arasına katılan Türkiye Türklüğünün
eski din ayrışıklığı geleneklerini geride bıraktığını göstermek ve asırlarca kapalı duran eşsiz sanat eserlerini devamlı olarak ziyaretçilere açık
bulundurmak için Türk şerefini ve itibarını artırıcı bu büyük kararı vermiştir.
  • Politikanın bir vatan hizmeti karakteri edinmesini istiyoruz. Atatürk sonrası bozgunculuğu suçu, başta sözde onun olmakla övünen parti olmak üzere bütün partilerindir. Politikacılarındır. Politikacılığı ikbal ve çıkar mesleği olarak seçenlerindir.
  • Pek genç yaşımda devamlı olarak yanında idim. Hiçbir fikrimi saklamak ihtiyacını duyduğumu hatırlamıyorum. Dalkavukluğu meslek edinmeyenlerin hepsi de öyle idi. Atatürk'le tartışmak için yiğitliğe lüzum yoktu.
  • Kuvayımilliye günlerinde yeşil ve kızıl Mustafa Kemal'e karşı el ele vermişlerdi. Bugün de Atatürkçülüğe karşı el eledirler. Lenin, geriyi ayaklandırmıştı. Geri ve gerici, bir ülkede düzeni yıkmak isteyenlerin kolayca sömürdüğü en verimli kaynaktır.
  • Yalnız bozuk dil değil, bir de bozuk ağız meselemiz var. Argo ve küfür, bizim çocukluk ve gençliğimizde aşağı katın ve arka sokağın bir ayıbı idi. Şimdi bir çeşit züppe süsü olmuştur. Bu çeşit züppe; giyinişinde, yürüyüş ve oturuşunda, tıraş ve konuşmasında tabiiden uzaklaşmayı nedense marifet sanıyor. Kalabalıklarda çok defa kulağınızı tıkamaktan kendinizi güç tutarsınız.
Yalnız bozuk dil değil, bir de bozuk ağız meselemiz var.
  • Atatürk devrim prensiplerini ilgilendiren meseleler dışında Millet Meclisi çalışmalarına karışmamıştır. Tartışmalar serbestti. Hele salı günkü parti toplantılarında yapılmadık tenkit kalmazdı. Atatürk devrinde birçok bakanlar, onun yakınları da içinde olmak üzere, grup toplantılarında yıpranarak düşmüşlerdir.
  • Biz yalnız kendimize hak veren, başımıza gelenlerden bizden olmayanları sorumlu tutan pek tuhaf bir milliyetçilik "peyda ettik." Bu milliyetçiliğin mayası "gâvur düşmanlığı"dır.
  • Şu 46'ncı 23 Nisan'daki hâlimize bakın: Sokağın solunda Rusyacı "Go home" çığırtkanları, sağında Ayasofyacı 31 Mart 1909 hortlakları... Nasıl bir daha o beyti hatırlamazsın: "Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş etmişsin - Fakat eyvah çorak yerde akıp gitmişsin!"
  • İstanbul'u alana ne kötülük etti Atatürk? Onun tahtından indirdiği adam, ki adı Mehmet Vahdettin'dir, İstanbul'u Sèvres'de düşmanlarımıza teslim etti idi. İstanbul'u alan da Mehmet, veren de Mehmet. Kurtaran, iki defa kurtaran Mustafa Kemal!
  • Hemen derslerimizi alalım: Bizim sol akım geridir. Geçen asır sloganları ile kıskançlık gibi, yağmacılık gibi ilkel insan zaaflarını işleyerek tutunmaya uğraşıp durur.
  • Osmanlı toplumunda kadın, taassuba karşı devletin başlıca tavizi idi. Taassup için ahlak, ırz; ırz da bilhassa kadın demektir. İstanbul'da kadınların ırzından yalnız kocaları, ana babaları sorumlu değil idiler. Bütün mahalle halkı, aile hayatını kontrol ederdi. Bir eve kadın alındığı haberi duyuldu mu; imam, bekçi ve belli başlı mahalle eşrafı gider, o evi basardı. Çatı arasına ve kümese kadar aramadığı yer bırakmazdı. Sokakta herkes kadın kıyafetine karışmak hakkını kendinde görürdü. Yüzler, eller, kollar, bacaklar iyice kapanmalı, çarşaflar vücut biçimini hiç sezdirmemeli, peçeler bir süs değil, tam bir örtü olmalı idi. Bazı kibar semtlerde ve Beyoğlu'nda bu disiplin biraz gevşerdi. Fakat harp, pahalılık gibi hadiseler olduğu veya idare aleyhine dedikodular arttığı vakit, hemen kadın kılığı günün meselesi hâline gelirdi. Kadın erkekle bir arabaya binemezdi. Vapurlarda, tramvaylarda, muhallebici dükkânlarında kadın yerleri perde veya kafesle erkek yerlerinden ayrılmıştı. Mesirelere kadar her yerde harem kısmı vardı.
  • Hepsi inkılap uğruna ölmekten söz ederken Mustafa Kemal:
— Mesele ölmekte değil, ölmeden idealimizi gerçekleştirmektedir, diyordu.
  • Menfaat karşısında küçülenlerden büyük yetişmez.
  • Atatürk methedilmekten hiç şüphesiz hoşlanmakla beraber, mesela, Türkiye’de yayınlanmasına izin verilmiyen ‘Armstrong’un ‘Bozkurd’u kendi üzerine yazılmış eserler arasında en beğendiği idi. Bu kitabın haksız ve yanlış, hatta doğru da olsa yazılmasını hoş bulmıyacağınız tarafları olsa bile, Atatürk’ün şahsiyet ve karakter sırlarına hayli yaklaşan bir tarafı olmalı idi.[14]
  • ... Atatürk yüzüme baktı: "Sen benim tarihimi yazacak olanlardansın. İşin gerçeği, kendisinin benimle gelmesini istemeye gitmiştim.
— Yeni evlendim. Beni biraz rahat bırak, dedi. Gelmek istemedi."
(1919'da Samsun'a davete İsmet İnönü'nün ret cevabı)
  • Kadın anlayışında pek Garplı olduğu söylenemez. Hatta hanımların tırnaklarını boyamasını bile istemezdi. Son derece kıskançtı. Denebilir ki harem eğiliminde idi. Bu onun hissi, mizacı ve alışkanlığıdır. Kafasına göre kadın, hür ve erkekle eşit olmalı idi. Batı medeniyeti dünyasının kadını ile Türk kadını bütün aşağılık duygularından kurtarılmalı idi. Medeni Kanun'la Türk kadınına Garp kadınının bütün haklarını veren Atatürk, kendi münasebetlerinde, bırakınız ecnebi erkekle evlenen Türk kadınını, ecnebi kadınla evlenen Türk erkeğine bile tahammül etmezdi. Devrimlerin büyük ve eşsiz kahramanı, kendi koyduğu kanunun sonuçları ile karşılaşmak lazım gelince, "Bize göre değil ha çocuklar..." dedi.
  • İstanbul'da ertesi gün eski arkadaşı Ali Fuat Cebesoy'u yemeğe çağırmıştı. Öfkesi dinmemişti:
— Efendim hangi işi verdik de biz yardım etmeden başarmıştır? Kütahya Muharebeleri'nde böyle olmamış mıdır? Lozan'da böyle olmamış mıdır? diyordu.
(Mustafa Kemal Atatürk'ten İsmet İnönü'ye)
  • Namaz mitingcilerine göre ben de komünistim. Nasıl ki haydut yüzlü komünistlere göre gerici isem! Doğru yol bu ikisinin ortasındadır.
  • Politikacılık kanserine tutulan Türk partilerinin bir büyük eksiği var: vatanseverlik! Vatanı her türlü hırsların üstünde tutmak!
  • Solcular, ki devletleştirmeci sosyalistler de içlerindedir, kendilerine "devrimci"; sağcılar, ki şeriatçılar da içlerindedir, kendilerine "milliyetçi" adını vermişler. İkisi arasındaki on binlerce genç neci? Atatürk çocuklarıdır onlar. Sağcılar ve solcular, bir gün Atatürk'ün dediği üzere, "cumhuriyetin piçleridirler."
  • Bir yazar, Rusya'da kalemi ile yaşayabilmek için Kremlin diktalarının kopyacısı olmalıdır. Rusya, tek biçim kalıptan dökülme kafalar ülkesidir.
  • Şirretliği bu kadar ileri götürdüler. Ve sağı kuvvetlendirdiler. Şiddet şiddeti getirir, derler. Demek ki solcular şiddetçi. Ya komando sopalarından yakınmaları neden? Ya imam hatip okullarının saldırışlarından niçin şikâyetçidirler? Yarın halk TİP merkezlerini basarsa, öbür gün komandolar solcuların kafalarını kırarlarsa ne demeye hakları var? Meydan okuyan meydanın her cilvesine katlanmalı değil midir?
(ABD Büyükelçisi Komer'in arabasını yakanlara tepkisi)
  • CHP, Atatürk'ün mirasçısı değildir. Atatürk, İş Bankasındaki parasını dil ve tarih gibi kültür işlerine vakfetmiştir ve CHP'ye de vasilik görevini vermiştir. Bu para CHP solcuları tarafından "gasp" kışkırtmaları ve "küfür" seferlerinde yolluk olarak harcanamaz.
  • İdealsiz bir millet cansız düşer. Geriye doğru ideal de olmaz.
  • Yerine geçen bir "ikinci adam"dı. Kendini tutturabilmek için çevresini eski devir gericileri ve Atatürk düşmanları ile donattı. Paradan, puldan Atatürk resimlerini çıkarttı. Sonunda demokrasiye geçiş devrinde medreseleri açarak şeriatçılığı yeniden diriltmiştir.
(İsmet İnönü hakkında)
  • Yahudilikte de şeriatçılık vardır. Tevrat da dünya işlerini düzenler. Fakat İsrail, Tevrat çağına dönmediği için iki buçuk milyonla, yedinci Hicaz asrından ayrılamayan altmış milyon Müslümanı dövmüştür.
  • Bizde komünistlik de bayağılaşarak itliğe döndü. Orta Doğu Üniversitesinin işgal kaldırıldıktan sonraki hâlini gördünüz. Bu itler, eşine ancak Amerika'da rastlanabilecek o kültür sarayına layık mıdırlar? Gecekondularda oturan vatandaşlarımızın çocuklarını parasız yediren, içiren, barındıran, okutan kültür sarayını ahıra çevirenlere itten başka ne ad takabilirsiniz?
  • Aydınlar azınlığı kara kalabalık içinde ne yapacağını şaşırır. Ahlakını bozmadıkça politikada başarı kazanamaz.
  • 1908 Meşrutiyeti'ne kadar İstanbul'da elektrik yasaktı. Sultan Abdülhamid'in vehmi yüzünden. 19 Ağustos'ta cülus donanmasını yağ kandilleri ve havai fişeklerle yapardık. Ertesi günden başlayarak bütün gazetelerde vezir ve paşa konaklarının donanma haberlerini görmeli idiniz. Sütünlarca. Ufacık mumlu fenerlerin adı "Kandil-i Süreyya - mesil" idi.
  • Osmanlı tarihinin bir "taleb-i ulûm" devri vardır. Medreselerinde artık ders okunmaz. Sokaklar ikide bir sarıklı delikanlı kalabalığı ile dolup taşar. Her bahane ayaklanmak için bir fırsattır. Bizim de bildiğimiz son zamanlarında medreseler asker kaçağı sığınağı idi. Otuzla kırk arasında yıllanmış yobaz takımına sık sık rastlardık. Bunlar ayaklanmalarda elebaşları idiler.
  • Tanzimat'tan beri okullarımıza yabancı dil dersi konmuştur. Fakat öğretim metodu o kadar kötüdür ki okuldan çıkanların yüzde ikisi-üçü ancak biraz faydalanmıştır.
  • Ne demekmiş gelenekçilik? Osmanlı şartlarına dönmekten başka! Yere bağdaş kurup sinide elle yemek, kadını çuvala tıkmak, kızları satmaktan başka! Bir Erbakan 1909'da asılan Vahdeti’nin istediklerini isteyerek Konya’dan milletvekili seçilmiştir. O da başı takkeli gelenekçi!
  • Erbakan laisizmi anayasadan kaldıracakmış. Ne kendisinin ne babasının ne dedesinin haddidir bu.
  • Atatürk Türkiye’­yi daha bir asır heyecan üstünde tutacak bir millî ihtiras yaratmıştır: Batı medeniyetinin bir parçası olmak! Kadını kurtarmak. Kafayı Arap kafasından kurtarmak. Kendini kendini bulmak.
  • İçleri boşaltılarak molotofkokteylleri hâline getirilen yangın söndürme cihazları. Benzin bidonları ile bez sarılmış sivri uçlu sopalar. Bir yazı daha: "Senin malın benim malım. Benim malım gene senin malın. (Mao)" Orak çekiçli ... afişler, kulüp duvarında Ho Chi Minh'in resmi. Yerde Türk bayrağı, kokteyl kovası, telsiz verici anteni ve atılacak taşlar. İşte solcu gençliğin reformculuğu!
  • Atatürk’ün ölümünden beri gittikçe küçülüyoruz... Rabat’­ta Nâsır’ın altında kaldık. Dünyanın en geri toplumları arası­na katıldık. Batı basınında adımız geçmedi bile. Atatürk’ün devrimci Türkiye’si bütün Müslüman ilericilerinin çırağı idi. Hepsini Batı medeniyetçiliğine doğru çekiyorduk.
  • Şeriatçı, Batılı Türk'e Batılıdan fazla düşmandı. Mütareke günlerinde bir gazetede şöyle bir fıkra çıkmıştı. Sözde bir Türk'e sormuşlar:
— Türkiye'yi ittihatçıların mı idare etmesini istersin, Yunanların mı?
— Yunanların! diye cevap vermiş.
  • Üniversitedeki sol parti ajanlarının okumakla ilgileri yok. Geçimlerini partileri sağlamıştır. Görevleri anarşi ortamını ayakta tutmak! Okumak isteyen öğrencilerin önlerini kesmek; bıçakla, tabanca ile, molotofkokteylleri ile kapıları tutmak. Elebaşları da solcu profesör, doçent ve asistanlar.
  • Marksistler Atatürk'e maskelik ettirecekler ya, anıtına koydukları çelenge "Bize emanet ettiğin bu topraklar..." diye yazmışlar. Atatürk Marksistlere hiçbir şey emanet etmemiştir. Onun devrinde bütün Marksistler hapiste idi.
  • Erbakan şeriatçı sağdan. Nizam-ı Cedit'i yıkan bu sağ. Abdülhamid despotluğunu tutan bu sağ. 1909'da 31 Mart'ı yapan bu sağ. Kuvayımilliye devrinde Bolu, Yozgat, Biga ve daha birçok ayaklanmalara önayaklık eden bu sağ. Mektepli subayları öldüren bu sağ. Kurtuluş Savaşı'nı baltalamak isteyen bu sağ. Şeyh Said hareketinin arkasında bu sağ. Menemen'de Subay Kubilay'ın başını kesen bu sağ. Ordunun işte asıl bu sağa karşı alerjisi vardır. Ne zaman baş gösterse üstüne yürür.
  • 1945'ten bu yana:
Bütün siyasi partiler ve hükûmetleri,
27 Mayıs İhtilali ve Millî Birlik,
Büyük Millet Meclisleri ve Senato,
Ordu ve Donanma,
Cumhurbaşkanları,
Bağımsızlık nedir, bilmezlermiş de TİP'li üniversite öğrencilerinden öğrenecekler. Gülünç...
  • Bir defa şurası bilinmelidir ki her silahlı vurur da vurulur da! Sen okulun kapısını tut. Derse girmek isteyenleri yoldan çevir. Zoru gördün mü tabancanı çek, gelenlere ateş et, bu sırada vurul! Millî yas! Bizde bir komünist icadı da bu!
  • Alman üniversitelerinde de Maocular var. Onlar da bizimkiler gibi türlü edepsizlikler etmektedirler. Boykota zorlama, işgal, molotofkokteyli ve bunun gibi şeyler... Bu defa Alman üniversitelerinden birinin profesörleri:
— Biz bu edepsizlere hocalık etmeyiz! diye grev yapmışlar.
Öğretim üyeleri arasında bizim kızıl asistan ve doçentler gibi Maocu öğrencilerin suç ortakları yokmuş demek. Çünkü bizim üniversitelerde kışkırtıcıların çoğu asistan, doçent hatta profesör!

Ölümünün ardından

[değiştir]
  • Birlikte bulunduğum meclislerde sohbetini daima zevkle izlediğim, hele Atatürk'le ilgili anılarını istifade ile dinlediğim, yazılarındaki üsluba hayran olduğum bir büyüğümüzdü. (Abdi İpekçi)
  • Bilinen, ölümsüzlüğüyle Atatürkçülere bayraktarlığının süreceğidir. Bu da bir insan için az şey değildir. (Akkan Suver)
  • Falih Rıfkı'nın kaybı; güzel Türkçemizin kaybı, edebiyatımızın kaybı ve nihayet gazeteciliğimizin büyük kaybıdır. Bir sihirbaz kudreti ile kullandığı Türkçesi, kendisini Türk edebiyatında ölümsüz hâle getirecektir. (Baki Süha Ediboğlu)
  • Sanki Atatürk bir daha ölmüştür. Falih Rıfkı Atay'da daima onu görmeye, daima onu yaşatmaya öyle alışmıştık ki... (Bedii Faik Akın)
  • Falih Rıfkı ATAY hakikaten memleketin değerli bir insanı idi. Yazıları ile memlekete büyük hizmette bulundu. Ümit ederim ki gençlik onun yazılarından istifade eder. (Fahrettin Altay)
  • Dilimizi en iyi kullanan üslupçumuzdu. Fikirlerini ifade etmek kudreti, onları kullanırken ilave ettiği cazibe, güzellik, anlatış tarzları başka yazarlarda bulunmaz. (Orhan Seyfi Orhon)
  • Falih Rıfkı bu mevkide olmasa idi Atatürk'ün fikir cephesini anlamamız mümkün olmayacaktı. İsmi yeni Türk dilinin yapıcıları arasında kalacak ve Türk edebiyatı Falih Rıfkı ATAY'ı her devirde saygı ile yeni nesillere tanıtacaktır. (Şevket Rado)
  • Türk edebiyatı büyük yazarını, Türk basını en usta kalemlerinden birini kaybetti. Falih Rıfkı Atay bir fikir adamı ve inançlarını cesaretle savunan bir dava adamı idi. Hatırasını saygı ile anıyor, basın camiasına başsağlığı diliyorum. (Turhan Feyzioğlu)
  • Büyük fikir adamı, büyük yazar, Türkiye'yi çağdaş uygarlık düzeyinde görmeyi kendisine hedef edinmiş büyük insan Sayın ATAY'ın vefatını teessürle karşıladım. Kendisine Tanrı'dan rahmet niyaz ediyorum. (Vefa Poyraz)
  • Kurtuluş ve devrim mücadelesi arkadaşım Falih Rıfkı, ölümüyle yalnız Dünya gazetesi için doldurulması güç bir boşluk bırakmayacak, aynı zamanda eşsiz bir kalem kahramanı olarak da bütün Türk basınında eksikliğini daima hissettirecektir. (Yakup Kadri Karaosmanoğlu)

Kaynakça

[değiştir]
  1. 5 Mart 1971, Dünya gazetesi, "Politika", Atay
  2. Atay, 44, 1969
  3. 3,0 3,1 Atay, 50 Yaşım, 1943
  4. Atay, Ulu, 1965
  5. Atay, Elbe Dönüşü, 1921
  6. Atay, İki Bin Kişiye Bir Konferans, 1969 (?)
  7. 7,0 7,1 11 Kasım 1938 tarihli Ulus gazetesi http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/GAZETE/ulus/ulus_1938/ulus_1938_sontesrin_/ulus_1938_sontesrin_11_.pdf
  8. Atatürk'ten sonra Atatürk, Gür yayınları, s. 70
  9. Atay, Üslûp, 1954
  10. Atay, Burası Garbî Anadolu, 1922
  11. Atay, Tunceli, 1935
  12. Atay, Kadın, 1951
  13. Atay, Yaş Üzerine, 1964
  14. Falih Rıfkı Atay, Çankaya, cilt 1, Dünya Yayınları, İstanbul 1958, sayfa 12. (Sansürsüz baskı)