Elias Canetti

Vikisöz sitesinden
Gezinti kısmına atla Arama kısmına atla
Elias Canetti
Canetti 1970.jpg
Doğumu
25 Temmuz 1905
Rusçuk (Ruse)
Ölümü
14 Ağustos 1994
Zürih


  • Besin vermekle buyruk vermek arasında sıkı bir bağ vardır.
  • Bu dünya için neden üzüldüğümü anlayamıyorum. Ondan bu kadar mı memnundum da, şimdi üzülüyorum. Hayır! Ama hep daha iyiye doğru giderek kendini koruyacağını sanmıştım. Çocukça bir inançtı. Şimdi bildiğim o ki, bu inanç artık elimden alındı
  • Korkulmaktansa nefret edilmeyi yeğlerim.
  • Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir.
(Körleşme)
  • Yaralara bakmak yücelticidir, yeter ki insan onları kendi bedeninde hissetmesin.
  • Dürüst bir insan duayı gereksinmezdi. Ötekilere gelince, onlar yalnız dua etmesini bilirlerdi.
  • ...Çünkü, kendisini gördüğünde -kendini görmeye alışık değildi- içine büyük bir yalnızlık çöktü. Kalabalık arasına karışıp kendini yitirmeye karar verdi. Belki o zaman yüzünün ne denli yapayalnız olduğunu unutur ve belki etkinliklerini sürdürebilmenin bir yolunu bulurdu.
  • ...Artık yeniden kendi kendisinin efendisi olduğundan, güçlükleri kolayca yenebiliyordu.
  • Tanrı kadar sert, Tanrı kadar soğuk olabilmek, kimin harcıydı?
  • Tüm acıların suçu, şimdiki zamanın sırtındaydı.
  • Dünya üzerindeki tüm mutsuzluklar, yeterince gelecekte yaşayamamaktan kaynaklanıyordu.
  • Dayak, suç işlemek üzere olan ahlâk sahibi insanlara ilaç gibi gelir.
  • Yemek, insanoğlunun eylemler hiyerarşisinin en alt basamağında yer alırdı ona göre. Oysa insanlar, yemek yemenin gerçekte yalnızca başka ve daha tiksinç birtakım eylemlere yol açtığını düşünmeden, ona kendine özgü bir kutsallık kazandırmıştı.
  • Bazen bilgisizliğin bataklığı, kitapları ve bilge kişileri de boğar.
  • Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin bir tek yolu vardır: Arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onu taşınabilir parçalara bölmek.
  • Belki kitap da bilirdi özlem içinde kıvranmasını; ama bu özleyiş, insanoğlunun özleyiş biçiminden çok farklı ve bu nedenden ötürü de hiçbir zaman anlaşılamadan kalıyordu. Düşünebilme yeteneğine sahip her varlık kimi zaman bilimin canlıyla cansız arasındaki çekiştiği sınıra, insanoğlunun çekilmiş tüm şuurlara olduğu gibi, düzmece ya da artık eskimiş gözüyle bakardı. Bu ayrına karşı insanoğlunun bilinçaltında belirginleşen başkaldırı, kendini "ölü varlık" kavramının çevresinde açığa vururdu. Bir şeyi "ölü" diye nitelendirmek, bir zamanlar onun da bir yaşamı olduğunu kabullenmekten başka bir şey değildir. Bir varlığın yaşamadığını açıklamak zorunluluğunu duyan insanoğlu, bunu yaptığı anda varlığın bir zamanlar yaşamış olmasını istemiş ve bu isteği dile getirmiş demektir.
  • Yazgıya egemen olacak, ona yön verecek tek güç, yine insanın kendi kendisiydi.
  • Aslında yuva, herkesin yaşamı için gerekli bir şeydi. Ama önemli olan, yuva kavramının içerdiklerini saptamaktı. Beylik anlamda, gelişigüzel ifade olunan yuva ya da dinin insanlara öbür dünyada kavuşacaklarını muştuladığı o sürekli soluk yuva görüntüsü, gerçek anlamda yuva gereksinmesini karşılayabilmek konusunda çok yetersizdi. Düşünmeyi, dostları, dinlenme olanaklarını ve yaratıcı çalışmalar yapmaya elverişli bir ortamı doğal, eksiksiz düzenlenmiş bir bütün halinde, tümüyle kişiye özgü bir evren niteliği ile birleştiren yer. Bu olabilirdi ancak gerçek yuvanın tanımlanması. Böyle bir tanımlamanın çevresine de ancak bir kitaplık uyabilirdi!
  • Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir.
  • Hata işlemek ve bunu düzeltmek için çaba harcamaktan kaçınmak, asıl yanlış davranış budur. Yanlış bir iş yapmışsan, onu düzeltmekten hiçbir zaman utanmamalısın.
  • İnsanların tutumlarını izle, davranışlarına yön veren nedenlere bak, nelerden zevk aldıklarını, neleri doyurucu bulduklarını gözle. İnsanoğlu hemcinslerinden tümüyle saklanabilir mi? Başarabilir mi bunu hiç?
  • Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştirmezdi. Romandan belki zevk için ödenen bedel, pek yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde insan, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur, gönüllü olarak kendini *yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar, yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütün oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu, kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet romanları yasak etmeliydi.
  • Bir düş, tek tek ögelerine ayrıldığında, gücünü yitirir.
  • Ermişlerle, din uğruna acı çekenler bağırmazdı.
  • Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı oranda hakikate yaklaşırdı. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendi. Yanından geçenlerin her biri yalnızca birer yalancıydı. Bu yüzden zahmet edip suratlarına bakmıyordu bile. Kitleyi oluşturan şu kötü oyunculardan hangisinin yüzü çekici gelebilirdi ona! Gerçekte yüzlerini her an değiştiriyor, bir gün bile aynı rolde kalmıyorlardı. Bu, Kien'in daha beri bilincinde olduğu bir gerçeklikti. Bunun için öyle deneyimli olmasına gerek yoktu. Tek bir tutkusu vardı: Tüm yaşamı boyunca; gerçekte ne ise, o olarak kalmak; kendi kişiliğini salt bir ay ya da bir yıl süreyle değil, ömrünün sonuna dek yitirmemek. İnsanın -eğer varsa- kişiliği, dış görünüşünü de biçimlendirmekteydi.
  • Yüreğinde yerleşmesine izin verdiği tek tutku olan kitap tutkusu, bazı önlemler almak zorunda bırakmıştı onu. Örnekse, kötünün kötüsü bile olsa, herhangi bir kitap, satın alması için kolayca baştan çıkarabilirdi bilgini.
  • İnan ki, hiçbir ölümlü insan, ağırlığınca kitap kadar etmez...
  • Konuşurken lafları aşırı ölçüde sakin sıralıyor, ağzından çıkacak sözleri her zaman denetimi altında tutuyor, ilgili sözler onu önlerine katıp kovalamıyor, onunla eğlenmiyor, onu gülünç duruma sokmuyor asla. Böyle bir insana nasıl güvenebilirim?
  • Kitaplar vardır,yirmi yıl yanınızda taşımış, okumuşsunuzdur; hep el altında bulundurmuş, kentten kente, ülkeden ülkeye sizinle alıp götürmüş, pek fazla yer olmasa da özenle sarıp sarmalayarak bavulunuza koymuşsunuzdur. Bavuldan çıkarıp alırken yapraklarını belki karıştırırsınız şöyle, ama bir tek satısını bile bastan sona okumaktan dikkatle sakınırsınız. Derken yirmi yıl geçer aradan, bir an gelir sanki çok büyük bir baskıya karşı duramayarak ansızın böyle bir kitabı bastan sona bir solukta okuyup yutmaktan başka bir şey yapamazsınız, bir vahiy gibi gelir size okuduklarınız. O zaman kitabı okumaktan o bir sürü kaçışların anlaşılır nedeni. Okumadan kitabı uzun bir sure yanınızda bulundurmanız gerekmiştir; kitabın yolculuğa çıkması, uzamda bir yer tutması, bir yük oluşturması gerekmiştir. Ama yolculuğun son durağına ulaşmıştır artık, kendini açığa vurma zamanı gelip çatmıştır, sizinle suskun yaşadığı yirmi yılın üzerine saçar şimdi ışığını. Bütün zaman suskun durmasaydı,söyleyeceği o kadar şeyde olamazdı. Bu durumda hangi budala kitabin hep aynı içeriği kendisinde barındırdığını söylemeye kalkabilir.
  • Etsiz yumruklarını, toprağın sert kabuğunun bile insan yüreğinden daha yumuşak olduğunu göstermek istiyormuş gibi, kaldırıma vuruyoydu.
  • Yalnızca düşüncenin silahlarıyla yürütülmeyen bir kavga beni tiksindirir. Ölü düşman, yalnızca kendi ölümünün kanıtıdır.
  • İnsan kör geçer yaşam yollarından. Çevremizde bulunan korkunç yoksulluğun ne kadar azını görüyoruz aslında!
  • Ah, bir ortadan kaldirabilseydi şu şimdiki zamanı! Dünya üzerindeki tüm mutsuzluklar, yeterince gelecekte yaşayamamaktan kaynaklanıyor du.
  • Ait olduğu devirden fırlatılıp atılmış, sürgüne gittiği yüzyıla da tümüyle yabancı kalmıştı. Bir insanın hakkından gelebilmek için onu tarihte ait olduğu devre yerleştirmek yeterliydi.
  • Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller, bir takım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamiyorlar. Kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü.
  • Bazen bilgisizliğin bataklığı, kitapları ve bilge kişileri de boğar.
  • Günler birbirinden ayrılır,

fakat gecenin tek bir adı vardır."

  • Doğru yolu görüp de oradan gitmemek, yüreksizliktir.
  • “Gelecek; kendini nasıl atabilirdi acaba geleceğe? Şimdiki zaman, geçip gitmesine ses çıkarılmadığı takdirde, artık Kien’e hiçbir zarar veremezdi. Ah, bir ortadan kaldırılabilseydi şu şimdiki zaman! Dünya üzerindeki tüm mutsuzluklar, yeterince gelecekte yaşayamamaktan kaynaklanıyordu. Bugün dayak yediği takdirde, yüz yıl sonra bunun ne önemi kalacaktı? Yapılması gereken, içinde yaşanılan zamanı geçip gitmeye bırakmak ve dayaktan ileri gelen şişleri görmezlikten gelmekti. Tüm acıların suçu, şimdiki zamanın sırtındaydı. Kien, geleceğin özlemini çekiyordu; çünkü o geleceğe ulaştığında, yeryüzünde daha çok geçmiş bulunacaktı. Geçmiş iyiydi, kimseye bir zararı yoktu; Kien, geçmişte yirmi yıl süreyle istediği gibi ve mutlu yaşamıştı. Kim mutlu olabiliyordu ki şimdiki zamanda? Evet, duyularımız bulunmasaydı eğer, o zaman şimdiki zamana da dayanılabilirdi”
  • Yetişkinlerse kazanç ardında koşuşuyorlar, boş zamanlarını da sevişmekle geçiriyorlardı. Sekiz saat uyumak, sekiz saat da hiçbir şey yapmaksızın, leş gibi oturabilmek uğruna, geriye kalan tüm zamanlan, tiksindikleri işlere adıyorlardı. Sonra bu insanlar, yalnız midelerini değil, gövdelerinin bütününü tanrıları kılmışlardı.
  • Aslında küçük erkek çocukları, değerli bir özel kitaplıkta büyümeliydiler. Salt ciddi kişilerle ilişkilerin yer alacağı bir günlük yaşam, loş, sessiz, akim egemenliğinde bir atmosfer, gerek zamanı, gerek mekânı en dikkatli biçimde düzenlemeyi öğretecek sürekli bir eğitim — bu nazik yaratıkların çocukluk yıllarını atlatabilmeleri için, böylesi bir ortamdan daha değerli bir yardımcı düşünülebilir miydi?
  • Tüm hayvanlar olabilecek, ama asla insan gibi olamayacak bir tanrı.
  • Boğa, matadorun önünde eğilerek selam verdi ve kırmızı muletaya arkasını döndü.
  • Matador, boğanın hayatını bağışladı ve kitle tarafından parçalandı.
  • Hayvanlarla ilgili son, esas keşifler, sadece tanrının en değerli yaratıkları olma kibrimizi iyice yitip gittiği için mümkün oluyor. Daha çok tanrının en değersiz yaratıkları, yani dünyasındaki cellatları olduğumuz ortaya çıkıyor.
  • İnsanın sağ kalma mucizesi: Bu gariban yaratıkların geceleri horlayarak yerlerini yırtıcı hayvanlara belli etmeleri nedeniyle daha bir mucizevi. Bizim gibi horlayan yegane yaban hayvanları, insanımsı maymunlardır.
  • Ne zaman bütün hayvanlar ateş etmeyi öğrenecek? Ne zaman ateş etmek bütün avcılar için tehlikeli hale gelecek? Ne zaman hayvanlar, asiler gibi tüfek çalıp saklayacak ve ateş talimi yapacak? Boynuzlu hayvanlar özellikle avantajlı olurdu, ama ayak parmakları ve dişlerle de avcılara ateş edilebilirdi. Peki bu sırada masum insanlara bir zarar gelirse? Ama kaç masum hayvan!..
  • Matemin yırtıcı hayvanı, insan.
  • Orada köpekler başka türlü, ayakta sevişiyor.
  • Hayvanların, sabırlı hayvanların, ineklerin,koyunların, elimize verilmiş ve elimizden kurtulamayacak bütün hayvanların bize asla başkaldırmayacak olması beni incitiyor.
  • Peki hayvanların ilk günahı nedir? Neden ölüm gibi bir acıyı çekerler?
  • Evet, insan düşlerde istediğini yapabilirdi, ama insanın gerçek kişiliği de ancak düşlerde belli olurdu
  • Kişinin en yakını, yine kendisidir.
  • İnsanlık, bilimsel olmamanın acısını çekiyordu. Birkaç milyar normal insan anlamdan yoksun yaşamlar sürmüş, sonra yine anlamsız biçimde ölüp gitmişti. Buna karşılık bilim, bin bilim adamınca, en çok bin bilim adamınca kurulmuştu. En yüksek düzeydeki bu bin kişi arasından birinin erken ölmesi karşısında ses çıkarmamak, zavallı insanlığın kendi canına kıymasıyla eş anlamlıydı
  • Çiçekler zararsızdı, su ve ışıkla, toprak ve havayla beslenirlerdi, insan değillerdi, yaşamlarında bir kez olsun bir kitaba zarar vermiş değillerdi, tersine, insanlar onları yer, yok ederlerdi; çiçeklerin korunmaya gereksinmesi vardı, insanlardan ve hayvanlardan korunmalıydılar, ah, işte, gene aynı şey, hayvanlar, her yerde bu canavarlar karşısına çıkıyordu, bazıları bitkileri, çiçekleri, bazılarıysa kitapları yerdi, kitabın tek doğal dostu çiçekti.
  • Akıllıların yapmaktan korktuğu işlere aptallar saldırırdı.
  • Bu dünya için neden üzüldüğümü anlayamıyorum. Ondan bu kadar mı memnundum da, şimdi üzülüyorum. Hayır! Ama hep daha iyiye doğru giderek kendini koruyacağını sanmıştım. Çocukça bir inançtı. Şimdi bildiğim o ki, bu inanç artık elimden alındı.
  • Kien'e göre insanlar özgür oldukları sürece hiçbir şey öğrenmek merakına kapılmazlardı; ancak özgürlüklerinden olup zindanların dört duvarı arasına girdikten sonradır ki, bir şeyler öğrenebilmek, kültürlerini artırmak konusunda eşi bulunmaz bir fırsat elde etmiş olurlardı.
  • Kendini bu gidişe uydurduğu takdirde çok geçmeden yemek yemeye de, -insanların onda dokuzu gibi- konuşulmaya değer bir konu gözüyle bakmaya başlayacaktı; üstelik de bu konuda en çok açlar değil, fakat karınlarını fazlasıyla doyurabilme olanağına sahip olanlar konuşurlardı.
  • Süreklilik niteliğini özünde taşıyan zamandan kaçabilmenin bir tek yolu vardır insanoğlu için: arada sırada zamanın akışına gözlerini kapamak ve böylece görüldüğünde bize yabancı, itici gelmemesi için onu taşınabilir parçalarına bölmek.
  • Bir kitapçı, bir kraldı. Ama bir kraldan hiçbir zaman kitapçı olamazdı.
  • Tek bir tutkusu vardı: Tüm yaşamı boyunca; gerçekte ne ise, o olarak kalmak; kendi kişiliğini salt bir ay, ya da bir yıl süreyle değil, ama ömrünün sonuna dek yitirmemek.
  • Yemeklerini hep çalışma masasında yer, yerken de kafası önemli düşüncelerle dolu olurdu. Çoğu kez sorsalar, ağzında ne olduğunu bile söyleyemezdi. Bilinç, gerçekten değer taşıyan düşünceler için saklanmalıydı Kien'e göre. Düşünceleri besleyen, bilinçti ve düşünceler bilinci gereksinirdi. Bilinçten yoksun düşüncenin varolabileceği tasarımlanamazdı. Çiğnemek ve sindirmek, kendiliğinden olup biten şeylerdi.
  • Dini kitleler arasında kaskatı kesilmenin ve hareketsizliğin her derecesi bulunabilir; ama bir kitlenin bugüne kadar ulaşabildiği en üst düzeyde durağanlık, kitleye dışarıdan zor yoluyla dayatılandır. Herhangi bir çarpışmada her biri diğerinden daha kuvvetli olmak iddiasındaki iki kitle karşılaşır. Savaş çığlıklarıyla, kendisine olduğu kadar düşmanına da, daha kuvvetli olduğunu ispat etmeye çalışır. Çarpışmanın amacı diğer tarafı susturmaktır. Birlikte çıkardıkları yüksek perdeden sesler haklı olarak korkulan bir tehdittir; hepsi öldürülünce bu ses sonsuza kadar susturulmuş olur. En hareketsiz kitle düşman cesetlerinin oluşturduğu kitledir. Önceden yarattıkları tehlike ne kadar büyükse, onları hareketsiz bir yığın olarak görme arzusu da o kadar büyüktür.
  • Onları böyle, savunmasız bir ceset yığını olarak görmek, yoğun ve kendine özgü bir duygu uyandırır, çünkü çok kısa bir süre önce canlı bir düşman, bir savaşçı, kana susamış biri olarak karşılarındaydı
  • İnsanın en güzel heykeli, onu sırtından atmış olan bir at heykeli olurdu.
  • Gökyüzü, derinliklerinin görülmesini ister ve bunu şimşeklerle anımsatır.
  • Neyi anlatabilir ki insan, büyük bir utanç duymaksızın?
  • Beni yalnızca beklenmedik olan mutlu eder, ama pek çok beklenene çarpıp onları dağıtmalıdır.
  • Birer gemi olarak insanlar ve onların iğrenç yükleri.
  • Onlar olmadan yaşanamayan sözcükler, sevgi, adalet ve iyilik gibi. İnsan, bunlar tarafından yanıltılmasına izin verir, yanıldığını anlar ve onlara çok daha fazla inanır.
  • Gerçekten güzel bir kentte sürekli yaşanmaz; böyle bir kent, insanın bütün özlemlerini öldürür.
  • İnsanın bedelini ödemek zorunda olmadığı güçlü bir arzu yoktur. Ama arzunun en yüksek bedeli, gerçekleşmesidir.
  • Biri, kafasından geçen her şeyin zehirlenmiş olduğu ve bundan böyle onlardan kaçınmak gerektiği inancıyla yaşıyor. Var olan her şeyin bilinmeyene indirgenmesi, onun tek kurtuluşudur. Bilinmeyeni kendisinden korumak amacıyla, "hiçbir şey düşünmemek" için bir yöntem bulur. Bu yöntemi uygulamayı da başarır. Çevresindeki dünya, yeniden canlanır.
  • Bazı insanların karşısında bulunamayan sözcükler, onları terk ettikten sonra akla gelir. Bunlar, karşısındakinin varlığının birini sürüklediği şaşkınlıktan kaynaklanmadır. Bu şaşkınlık olmasa, o sözcükler hiç doğmayacaktır: ama hemen akla gelememeleri de o sözcüklerin özü gereğidir. Kanımca yazarı yaratan, bu şiddetli, ama geç gelen sözcüklerdir.
  • Hangi sevgi ölümü düşünmeyecek kadar kısadır, hangi sevgi, ölüme direnmeye kalkışmayacak kadar zayıftır?
  • Bir meslek olarak edebiyat, yıkıcıdır; insanın sözcüklerden daha çok korkması gerekir.
  • Ölülerin ruhları ötekilerde, geride kalanlardadır, ve onların içinde zamanla tamamen ölürler.
  • Gerçek sanat, sevmenin beraberinde getireceği nefreti biriktirmeksizin sevebilmek olurdu.
  • İnsanın tüm gözlemledikleri arasında kendisine cesaret veren, gözlemin kendisi değil midir?
  • İnsanların kendileri yerine anılarını hayatta tutma girişimleri, hala insanlığın bugüne kadarki en büyük başarısı
  • En çok şey, en eksik insandan öğrenilir. İnsan, onda eksik olanı ona borçludur. O olmaksızın bu borç asla değerlendirilemez. Ama uğruna yaşanılan da işte bu borçtur.
  • İnsan en çok tiksindiklerinin hepsini olur. Önceki her tiksinti, kötü bir işaret yerine geçmiştir. İnsan, geleceğin tuttuğu, her şeyi çarpıtan bir aynada kendisini görmüştür, ve gördüğünün kendisi olduğunu bilememiştir.

Peki ya bakmasaydı aynaya? O zaman böyle olmayacak mıydı?

  • Tek başına bir cümle, henüz temizdir. Ama hemen bir sonraki cümle onu bir şeylerden yoksun kılar.
  • Kendi ediminin ürünü olmayan her şey, insana ezici büyüklükte ve önemli gelir.
  • İnsanı yıkan bir düşünce: Belki de bilinecek hiçbir şey yok; yanlış olan ne varsa, bilinmek istendiği için ortaya çıkıyor.
  • Kutsal Kitap, insanoğlunun acısıyla uyumlu.

İnsan hiçbir zaman dünyayı daha iyi kılmaya yetecek kadar üzülemiyor. Çünkü karnı çok çabuk yeniden acıkıyor.

  • Bazı şeyler de bir daha artık söylenemesin diye söylenir. Cesur düşünceler, bu türdendir: Tekrar durumunda onların cesurlukları artık ölür. Yıldırım, iki kez aynı yere düşmemelidir. İçindeki gerilim, yıldırımın kutsanmışlığıdır, ancak ışığı geçicidir. Ateşin yanmaya başladığı yerde artık yıldırım yoktur.
* Birbirinizin karşısına çıplak çıkmak zorunda olsaydınız, birbirinizi gırtlaklamak daha zor gelirdi. —Şu öldürücü üniformalar!
  • İktidar, iktidarsız kişilerin de başına vurur, ancak onlardan daha çabuk uçup gider.
  • En düşmüş insan, bütün dilekleri yerine gelmiş olan insandır.
  • Bilgi, kendini gösterme eğilimindedir. Gizli tutulduğu takdirde bunun öcünü almak zorundadır.
  • İnsanlar, tanrılarını ekmek yer gibi ağızlarına alabiliyorlar. İstedikleri zaman onu adlandırıp çağırabiliyorlar ve açıklayabiliyorlar. Adını çiğneyip bedenini yutuyorlar. Ondan sonra da hala Tanrıdan daha yüce bir soy tanımadıklarını söyleyebiliyorlar. *Dua eden pek çok kişinin Tanrıdan başkalarına vermek niyetinde asla olmadıkları bir şeyleri başkaları ele geçirmeden koparmaya çalıştıklarından şüphe ediyorum.
  • Düşüncelerin ellerini sudan çıkardıklarını görürüz, yardım çağırdıklarına inanırız; ama bu, çok yanıltıcıdır, onlar birlikte çok iyi geçinip giderler, isterseniz bir kez deneyin ve aralarından birini çekip çıkarmaya çalışın!
  • Özgürlüğün kaynağı ise soluk alma eyleminde yatar. Herkes, her havayı soluyabilir: Soluk alma özgürlüğü, bugüne kadar gerçek anlamda yıkılmamış tek özgürlüktür.
  • İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerine yazacak hiçbir şeyi yoktur...
  • İnsanların dışa dönük davranışları öylesine çokanlamlıdır ki, bütünüyle tanınmadan ve gizli yaşamak isteyen birinin kendini yalnızca olduğu gibi göstermesi yeterlidir.
  • Yalnızca kör olanlar, köpeklerin yol göstermesini tercih ederler.
  • Kişilikli insanlar da dürüstlüklerini kendilerine karşı kanıtlamak için dolambaçlı yollara başvururlar.
  • ... insan dediğin, bir sürü zayıf noktalardan oluşma bir yaratıktır; ona 'sevgili dostum' ve 'kardeşim' diyorsun; yumuşuyor, önce sana, sonra kendine saygı duyuyor.
  • Buna karşılık hortlak iskelet olarak görününce, insan aynı zamanda iki şeyi birden anımsamış olur: bir zamanlarki biçimiyle canlıyı ve şimdiki görünüşüyle ölüyü. Hortlak görüntüsü olarak iskelet, sayısız halklar için ölümün simgesi yerine geçmiştir. İskeletin kanıtlayıcı gücü karşısında durabilmek, olanaksızdır, başka deyişle iskelet, tanıdığımız en ölü nesnedir. Çok eski zamanlardan kalma mezarlar, içlerinde iskelet bulunduğu takdirde tüylerimizin ürpermesine yol açar, buna karşılık içleri boşsa, onlara birer mezar gözüyle bakmayız. Dipdiri bir insanı iskelet diye nitelendirdiğimiz zaman ise anlatmak istediğimiz, onun ölüme yakın olduğudur.
  • Hortlaktan neden korkulur ? Bir ölünün, koşulsuz ölmüş olanın, ölmüş ve gömülmüş olanın görüntüsü olduğu için, ölü, üstüne eski, bilinen bedenini geçirip ortaya çıksaydı, karşısında aynı korku duyulur muydu ? Hayır! Çünkü böyle bir görünüm karşısında ölüm düşüncesi uçup giderdi ve insan karşısında yine o canlı kişiyi bulurdu.
  • Kültürlü bir insan, gereksindiği her şeyi elinin altında bulundurur. Kültürlü bir insanın ruhu, eksiksiz bir cephaneliktir. Ama anılan insanlar -kültürlü olmaları nedeniyle- bu cephaneliği kullanma gözüpekliğini ender gösterdiklerinden, bu durum pek anlaşılmaz.
  • Her ilerleme, ani değişimlerin gerçekleşebilmesi koşuluna bağlıdır.
  • Gerçekten erdem sahibi olan kişi, sevdiğinin önünde kendini olduğundan büyük gösterme çabasına düşmezdi. Doğal bir eğilimin, bir tutkunun varlığına sevileni inandırmak, hiç mi hiç gerekli değildi. İş sevdiğini, sanki yaptığı bir işmiş gibi göstermeye kalkışmaksızın korumasını bilmekteydi.
  • Düşünebilme yeteneğine sahip her varlık kimi zaman bilimin canlıyla cansız arasında çektiği sınıra, insanoğlunca çekilmiş tüm şuurlara olduğu gibi, düzmece ya da artık eskimiş gözüyle bakardı. Bu ayrıma karşı insanoğlunun bilinçaltında belirginleşen başkaldırı kendini "ölü varlık" kavramının çerçevesinde açığa vururdu. Bir şeyi "ölü" diye nitelendirmek, bir zamanlar onunda bir yaşamı olduğunu kabullenmekten başka bir şey değildir. Bir varlığın yaşamadığını açıklamak zorunluluğunu duyan insanoğlu, bunu yaptığı anda varlığın bir zamanlar yaşamış olmasını istemiş ve bu isteği dile getirmiş demektir.
  • Bir düş, tek tek ögelerine ayrıldığında, gücünü yitirir.
  • Faydalı olan şey, eğer bu kadar güvenilir bir şekilde faydalı olmasaydı, tehlikeli olmazdı. Çok sık askıya alınmak zorunda kalırdı. Yaşayan bir şey gibi, kestirilemez kalmak zorunda olurdu. Daha sık ve daha şiddetli bir şekilde bize tavır almak zorunda kalırdı. Hala ölmek zorunda olmalarına rağmen insanlar faydalı olanda kendilerini tanrı ilan ettiler. Faydalı olan üstündeki iktidarları, bu gülünç zayıflıklarını görmemelerini sağlıyor. Böylece tahayyüllerinde gittikçe güçsüzleşiyorlar. Faydalı olan artıyor, fakat insanlar sinek gibi ölüyor. Faydalı olan daha nadiren faydalı olsaydı, ne zaman kesin faydalı olacağını tam olarak hesaplamak mümkün olmazdı Ani değişiklikleri, keyfiyeti ve hevesleri olsaydı, kimse kölesi olmazdı. İnsan daha fazla düşünür, daha fazla şey karşısında hazırlıklı ve metin olurdu. Ölümden ölüme olan çizgiler silikleşmemiş olur, bizde ona körü körüne kapılmamış olurduk. Bizimle, hayvanlara yaptığı gibi, güvenliğimizin ortasında alay edemezdi. Faydalı olan ve ona olan inancımız bizi böyle hayvan bıraktı; sayıları gittikçe çoğalıyor ve biz yalnızca çok daha çaresiz kalmış durumdayız.
  • İngiltere'de övgü sözcükleri insanın yüzüne söylenmiyor; onun yerine insanlar köpek besliyor. Onlarla yapılan her şey için övgüye izin var.
  • Rüyalar hayvanlara, tanınmayan hayvanlara benzer; uzuvlarını tamamıyla göremezsiniz. Rüya yorumları, rüyaların asla içinde olmadığı bir kafestir.
  • Kelimeler olmadan yaşadıkları için mi hayvanlar daha az korkuyor ?
  • Aşk: kendini hiç durmadan koruyan iki başlı bir yılan...
  • Yüzyılın iki büyük romanının temeli sohbet anlayışı: Proust ve Musil. Konuşma tutkusu, sayısız figürlere kadar bölünmüş.

Okuru unutmayan kimse büyük bir kitaba başlamasın. Bir edebiyatçı, figürlerini ne kadar çabuk anlamalı? Buna başlarsa hiçbir figür oluşmaz. (Psikanalizin şanssız etkisi.) Proust, henüz figürü için uğraşıyor (kaynaklandıkları insanlar için değil), okur içinde uğraşmıyor.

  • Kafka'nın önünde toz toprak içindeyim, Proust beni doyuruyor, Musil benim kafa jimnastiğim.
  • Yeraltıdan Notlar, bugünkü edebiyata kadar nicesinin kökleri! Kendini hor görme ve kendine küfretme, toz toprak içinde kıvranan bir Hristiyanlık, pişmanlık hitabeti. Bunu kendimizden biliriz, herkes kendinden bilir; ama yine de bunda her şeyi bozan bir şeyler var: Son hakikat olarak duyguların gevşekliği.
  • Stendhal asla benim İncil'im olmadı ; ama yazarlar arasında benim kurtarıcı insanımdı. Onu hiç bütünüyle ya da tekrar tekrar okumadım. Ama beni hafif ve şen hissettirmeyen hiçbir sayfasına rastlamadım. Ama benim özgürlüğümdü o, ve boğulmak üzere oldum mu özgürlüğümü onda buldum. Ona, beni etkilemiş olanlardan daha fazla borçluyum. Cervantes olmasa Gogol olmasa, Dosloyevski,

Büchner olmasa ben bir hiçtim: Ateşsiz, köşesiz bir ruh. Ama yaşayabiliyorsam, yalnızca Stendhal sayesindedir. O, benim hayata karşı savunmam ve sevgimdir.

  • Hiçbir isimle bozulmamış, meleklerle konuşana güvenerek, senin adını, büyük melek Cebrail'in dostu, senin, yalnız senin adını anarım: Blake.
  • Eğer ben her şeye karşın hayatta kaldıysam, bunu Goethe'ye borçluyum, insanın bir Tanrıya borçlu olması gibi. Beni birdenbire saran, başarılı bir varlığın bir eseri değildir, onun o ruh hali ve özelidir. Onun hangi eserinin neresini açarsam açayım, ister şu şiirleri isterse bu mektupları ya da birkaç sayfa yazısını okuyayım. Birkaç cümle sonra beni çeker ve içim öylesine umutla dolar ki bunu bana hiçbir din veremezdi.
  • Duayı ciddiye alanın tek bir dua için önce haftalar boyunca cesaretini toplaması gerekirdi
  • Özgürlük sözcüğü önemli bir gerilimi, var olanlar arasında belki de en önemli gerilimi dile getirmeye yarar. İnsanoğlu hep çekip gitmek ister; gidilecek yerin adı olmadığında, bu yer belirlenemediğinde ve sınırları da görülemediğinde, özgürlük diye adlandırılır.
  • Keşke duyguların cehenneminde en azından bir düzen olsaydı: cezalar ve mekanlar en azından bilinebilseydi, bir şey bir şeyin yerini tutabilseydi, bir şeyin bir şeyin üstünde durabilseydi, gelgelelim duyguların cehenneminde her şey belirsiz, bu cehennemin sınırları yok, yolları ise yalnızca görünüşte yol, her şey her boyutuyla değişim sürecinde, fakat buna rağmen ortada kaos yok; birileriyle dolu olan, hep yenilerinin getirildiği, ama eskilerden kimsenin asla salıverilmediği bir cehennem.
  • "Ölüler yargılarla, yaşayanlar ise sevgiyle beslenirler."
  • Çok enderdi gülümsediği. Tıpkı, yaşamlarındaki en büyük istekleri bir kitaplık olan kişilerin ender bulunuşu gibi.
  • Artık hiçbir haritaya bakamıyorum. Kentlerin adları yanık et kokuyor.”
  • Adına yaşama kavgası denen kavgayı, karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararlarına aykırı davranışlara dek götürebilir. İnsanlık, bir kavram olarak bulunmazdan ve sulandırılmazdan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde, anasal etkilerin uzanabildiğinden çok çok daha derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hala birer birey olduğumu varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültülerinden örülü bir fırtına, içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırır üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız.
  • Uçmada özgürlük, mitos temeline dayalı eski duyumsamada güneşe dek uzanır. Zaman içinde özgürlük, ölümün yenilgiye uğratılmasıdır; onun giderek daha bir uzağa sürülüp atılması bile insanı memnun bırakır
  • Özgürlük sözcüğü önemli, belki hepsinden önemli bir gerilimi anlatır. Hep kaçıp uzaklaşılmak istenir, kaçıp uzaklaşılmak istenen yerin bir adı yoksa, belirsiz bir yer ise burası ve gözle görülür bir sınırı içermiyorsa, özgürlük diye nitelenir.
  • Bir yol ölümü dünyadan kapı dışarı ettiklerinde, insanların bundan böyle neye inanma gücünü gösterebileceği kestirilebilmekten uzaktır.
  • Pek çok cevabı olanın, ondan da çok sorusu olması gerekir.
  • İnsanın yabancı bir kentte aşinalık kazanabilmesi, kapalı bir yeri gerektirir; öyle bir yer ki, üzerinde insan belli bir hak sahibi olabilsin, yeni ve anlaşılmaz seslerin yol açtığı şaşkınlık fazla büyüdüğünde yalnız kalabilsin burada. Öyle bir yer ki, içinde sessizlik hüküm sürsün, dışarıdan kaçıp sığındığında kimse görmesin insanı ve yine o yerden ayrılıp giderken kimse kendisini fark etmesin. En güzeli, bir çıkmaz sokağa sapıp izini kaybettirmek, anahtarı cepte taşınan bir kapının önünde durmak ve kimsenin kulağı duymadan kapıyı açıp içeri süzülmektir.
  • Aynı yakarışın yinelenmesi, yakaranın belirleyici özelliğidir. Kafaya yerleşir böyle bir yakarış, yakaranın tanınmasına imkan verir, bundan böyle oracıktaki sürekli varoluşunu sağlar; yakaran, sınırları kesinlikle belirlenmiş bir yakarış biçimiyle elde eder bu varoluşu. Hakkında daha fazla bir şey bilmek olanaksızdır, bu yoldaki girişimlere karşı korur kendini, yakarışı aynı zamanda kendi dışındakilerle kendisi arasına çektiği bir sınırdır.
  • Tanrı, çeşitli yaratma eylemlerinde değişik tutumlar içinde görünür. Bir yapıttan ötekine geçerken, giysilerini değiştirir. Havva’ya bakarken, üzerinde bol ve güzel bir biçimde aşağı dökülen bir pelerin vardır. Her yerde yalnız kendini gördüğü için, Havva’nın güzelliğini görmez; ama onun övgülerini kabul eder. Havva’nın davranışı, aşağılık ve günah dolu bir davranıştır. Daha ilk andan başlayarak hesaplıdır. Çıplaktır, ama bol pelerinine bürünmüş Tanrı’nın önünde kendinden utanmaz. Ancak bir günah işlemekte başarısız kaldığı zaman utanacaktır. Adem, tıpkı bir sevişmeden sonra olduğu gibi, yorgun yatmaktadır. Uykusu hafiftir. Tanrı’nın ona armağan ettiği hüznün düşünü görür. Bir insanoğlunun gördüğü ilk düş, kadın karşısında duyulan korkudan doğmuştur. Adem uyandığında, Tanrı acımasızca ikisini yalnız bırakır. Havva, Adem’in önünde diz çökecek, Tanrı’nın önünde yaptığı gibi, ellerini Kavuşturacaktır; dudaklarında aynı yüze gülücü sözler, gözlerinde sadık bakışlar, yüreğinde iktidar tutkusuyla ve artık hiç elinden kaçmasın diye, Adem’i ahlâksızlığa sürükleyecektir. Adem, Tanrı’dan daha yüce yüreklidir. Tanrı, yaratısı içerisinde yalnız kendini sever. Adem ise Havva’yı, ikinci kişiyi, ötekini, kötüyü, felaketi sever. Havva’yı, kendi kaburgası oluşundan ötürü bağışlar. Unutur yapılanı ve böylece de Bir’den İki olur. Tüm gelecek için ne büyük bir felaket!
  • İnsan adını koyabildiği anda, nesneler tehlikeli büyülerini yitiriyordu. İlkel insan, her şeyin ve herkesin adını yanlış koyardı. Bu yüzden de çevresi korkunç bir büyü zinciriyle sarılıydı, tehlikede olmadığı yer ve zaman yoktu. Bilim, bizi hurafe ve boş inançlardan kurtardı. Bilim her zaman aynı adları kullanır, daha çok Latince ve Yunanca adları yeğler, böylece de gerçek nesneleri gösterir. Yanlış anlaşılma diye bir şey bilimde söz konusu değildir, örneğin bir kapının arkasında, o kapının kendisinden ya da olsa olsa gölgesinden başka bir şey aramak, kimin aklına gelebilir?
  • Aristoteles, her şeyi biliyordu. Dünyanın ilk kitaplığı. Bir hayvan bilim koleksiyonu. Zerdüşt’ün ateşe olan tutkusu. Yalnızca ülkesinde saygı görmüştü Zerdüşt. Kötü bir peygamber. Prometheus ise bir şeytandı. Kartal, yalnızca karaciğerini yemişti. Ateşini de yeseydi ya!
  • Bir kolaylık olmak üzere, camlı kapının dışındaki görünümlerine göre, insanları üç kümeye ayırdı. Taşıdıkları kitap çantaları ya da paketleri bunlardan birinci kümedekilere göre birer angarya, İkincisine göre kelepir, üç üncüsüne göreyse bir nimetti.
  • Körlük, zamanı ve mekanı alt etmeye yarayan bir silahtır; varlığımız tek dayanağını duyularımızla, gerek yapıları, gerekse kapsamları bakımından pek yetersiz olan duyularımızla kavradığımız birkaç kırıntının dışında, sonsuza dek uzanıp giden bir körlükte bulur. Evrende egemen ola kuram, körlüktür. Körlük, birbirlerini görmeleri halinde beraberlikleri düşünülemeyecek nesnelerin ve yaratıkların yan yana bulunabilmelerine olanak tanır.
  • Esse percipi, yani var olmak, algılanmak demekti; algılanmayan bir nesnenin varlığından söz edebilme olanağı yoktu.
  • İnsan her zaman kendisini kitleden ve onu oluşturanlardan korumasını bilmelidir.
  • Kien, tuvalet arabasını kapıdan dışarı iterken, alışmadığı kadar yüksek bir “Kalktınız mı?” bağırtısı duydu. Sabahın köründe, neredeyse kendisinin bile henüz uykuda olduğu bu saatte ne bağırıyordu böyle bu kadın? Ama doğru ya, ona bir kitap vereceğini söylemişti. Yalnızca bir roman söz konusu olabilirdi Therese için. Ne var ki roman okumak hiçbir ruhu zenginleştirmezdi. Romandan belki alınan zevk için ödenen bedel, pek yüksek olurdu; en üstün kişilikleri bile bozardı romanlar. Romanlar sayesinde insan, kendini her türlü insanla özdeşleştirmeyi öğreniyordu. Değişiklikten zevk almaya başlıyordu. Kişilikler parça parça çözülüp, hoşa giden kahramanların kalıbına giriyordu. Her görüş açısı savunulabilir oluyordu. Okur, gönüllü olarak kendini yabancı hedeflerin akışına bırakıyor, bu yüzden uzunca bir süre için kendi hedeflerini gözden yitiriyordu. Romanlar, yazarlık yapan bir oyuncunun, okurlarının bir bütün oluşturan kişiliklerine batırdığı kamalardı. Oyuncu, kamanın gücünü ve karşılaşacağı direnci iyi hesaplayabildiği oranda hedef aldığı kişiyi parçalayabiliyordu. Devlet, romanları yasak etmeliydi.
  • "Dil, tamamıyla, hor görülen canlılarla dolu ve dile bu canlılar hayat veriyor. Kurbağalardan ve haşerattan, yılanlardan, solucanlardan ve domuzlardan söz ediyoruz. Peki ya, birden bütün hor görme sözcüklerini ve nesnelerini yitirseydik ne olurdu acaba?"
  • "Dünyaya tarihsel olarak bakma alışkanlığından kurtulabilmek için çok şey verirdim. Bu, yıllara bölme ve hayvanlar ile bitkilerin daha zimmetimize geçirmediğimiz yaşamlarına doğru geriye dönük uzatılması çok fena. İnsanların zalim iktidarının doruğu, yılların sayılması; dünyanın bizim için yaratılmış olduğu ise tüm efsanelerin en üzücüsüdür."
  • "Okumanın çok anlamlılığı: Harfler karıncalar gibi ve kendilerine ait gizli devletleri var."
  • Hayvanlar olmadan dünyanın ne kadar tehlikeli olacağını tasavvur etmek mümkün değil."
  • "Ah hayvanlar, sevilen, zalim, ölen hayvanlar; çırpınan, yutulan, sindirilen ve sahiplenilen, avlanan ve kanlı, çürümüş; kaçmış, birleşmiş, yalnız, görülmüş, kovalanmış, parçalanmış; yaratılmamış, tanrıdan çalınmış, terkedilmiş çocuklar gibi aldatıcı bir yaşama terk edilmiş hayvanlar!"
  • "Eğer hayatımda tanrısal bir şey olduysa, o da hayvanlara olan bu ürkek sevgimdi."
  • "En büyük dileğim, bir farenin bir kediyi canlı canlı yediğini görmek. Ama önce onunla uzun uzun oynamalı."
  • "Ne zaman bir hayvana dikkatlice baksanız, içinde bir insan olduğu ve sizinle dalga geçtiği hissine kapılırsınız."
  • “Bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerliydi.”
  • "Kişi, öteki insanlardan uzaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşır. Günlük yaşam, yalanlardan kurulu yüzeysel bir düzendir."
  • İnan ki, hiçbir ölümlü insan, ağırlığınca kitap kadar etmez...
  • Adına yaşam kavgası denen kavgayı karnımızı doyurmak ve sevebilmek uğruna olduğu kadar, içimizdeki kitleyi öldürmek uğruna da veririz. Kimi koşullar altında bu kitle, bireyi bencillikten tümüyle uzak, dahası kendi yararına aykırı davranışlara dek götürebilir. "İnsanlık", bir kavram olarak bulunmadan ve sulandırılmadan çok önce, kitle olarak vardı. Bu kitle vahşi, coşkun, kocaman ve sımsıcak bir hayvan gibi hepimizin içinde derinlerde bir anafor gibi kaynar. Kitle, yaşına karşın, dünyanın en genç hayvanı, en öz yaratığı, ereği ve geleceğidir. Onun üzerine hiçbir bilgimiz yok; hala bir birey olduğumuz varsayımıyla yaşamaktayız. Kimi zaman kitle, gök gürültüsünden örülü bir fırtına içinde her damlanın yaşadığı ve aynı şeyi istediği coşkun bir okyanus gibi saldırı üzerimize. Bu saldırının hemen ardından parçalanıp gitme alışkanlığını henüz koruduğu için, fırtına geçince yine biz olarak, zavallı ve bırakılmış şeytancıklar olarak kalırız. Bir zamanlar bu denli çok, bu denli büyük, bu denli bütün olduğumuzu anılarımıza sığdıramayız bir türlü. ... Bir gün gelecek, kitle artık parçalanamaz olacak; belki de önce bir ülkede başlayacak, sonra orayı çıkış noktası yapıp çevresinde ne varsa yutarak ilerleyecek; ta ki artık Ben, Sen, O kavramı değil, ama yalnızca kitle var olacağından, kitlenin varlığına ilişkin tüm kuşkular ortadan kalkana dek.


Konuyla ilgili diğer Wikimedia sayfaları:

Commons'da Elias Canetti ile ilgili çoklu ortam dosyaları bulunmaktadır.

Vikipedi'de Elias Canetti ile ilgili ansiklopedik bilgi bulunmaktadır.